Hep yaslıyız… hep yas tutuyoruz sanki!
Hep yaslıyız… hep yas tutuyoruz sanki!

Hep yaslıyız… hep yas tutuyoruz sanki!

Sevdiklerimiz, iz bırakanlarımız, kapı önü sohbetleri, açık hava sineması sandalyelerindeki uyuklamalarımız, komşu bahçeden meyve çalmalar, bize alınmayan bisikletlerin ardında takılı kalmış heveslerimiz… savaşlara gidenler, dönmeyenler… büyük şehirlere gidenler ve dönmeyenler… göçler, sürgünler, yollarda kaybedilen ya da terkedilenler… özlenenler.. “ah ne güzel günlerdi” denilenler.. “Gezi” de kaybedilenler… “Gezi” de hatırlanıp, geride bırakılanlar… ölenler…öldürülenler… hep bir özlem… hep bir kaybetmişlik duygusu, kayıp gittiğini hissettiğimiz şeylerin ardından bakakalma halimiz, ne yaparsak yapalım sanki derinlerde sürekli sızlanıp mızmızlanan marazi bir hüzün, keder…

Benim kuşağım ve öncesinde daha sıkça gözlediğim bu halimizin, daha genç yaşlarda olanlarımızda bu kadar yoğun olmadığını fark ediyorum. Çok da seviniyorum 🙂 Hiç olmazsa bunu çocuklarımıza bulaştırmadığımıza (ne kadar mümkünse artık!) gerçekten seviniyorum.

Bu keder ve bir dolu yaşanmışlığın-yaşanmamışlığın yasını tutma alışkanlığımız yalnızca kişisel yaşam öykülerimizden değil, dünya üzerinde insanlığın var oluşundan beri yaşanan-yaşanamayan her şeyin de “yaralayıcı-travmatize edici” etkisinden kaynaklanıyor. Bütün soykırımları yaşamış kuşakların soyundan gelenler, bütün bu olaylara tanıklık edip harekete geçememiş olanların soyundan gelenler, atom bombasını yağdıranlar ve bunu o zamanlar zafer çığlıklarıyla karşılayanların soyundan gelenler, iki kocaman topluluğu Afrika’nın bağrında birbirine düşürüp kıydıranların, orada kıyılan canların, tanıklık edip harekete geçemeyenlerin soyundan gelenler, Avrupa’nın ortasında veya dünyanın herhangi bir yerinde açılmış toplu mezarlara gömülenler ve buna tanıklık edenler, bu durumları yaratanlar ve yaratımına bilmeden ya da bile isteye katılanların soyundan gelenler, etnik-inanç-cinsiyet ayırımına uğrayanlar, uğratanlar ve tanık olanların soyundan gelenler… Ağır bir suçluluk duygusunu utançla bünyemizde taşıyoruz 🙁

Bütün bunlardan hiç haberi olmaksızın dünya üzerinde yaşayan ilkel(!) yerel küçük topluluk üyeleri veya hayvan ve bitki canlar ve hatta dünyamızın kendisi de, ne yazık ki yine bu duygu ya da duyuları hissediyor, algılıyor, acı çekiyor ve yas tutuyor 🙁  (*)

Bu bitmek tükenmek bilmeyen yasımızı sonlandırma zamanı geldi sanki 🙂 Kendi kişisel hayatlarımızda bizzat yaşadıklarımız veya yaşayamadıklarımız için varsa tuttuğumuz yasları, kendimiz için en uygun sağaltıcı ve onarıcı, insan onuruna yakışır yol her neyse, onunla çözebiliriz. İnsan türünün var oluşundan bu yana kolektif bilinç-bilinç altı hafızamızdan aldığımız yaralar ve travmalara dair ne yapabileceğimiz kısmı da, kendi kişisel sürecimizi tamamlamakla mümkün. Bunu başardığımızda ne kadar hızlı bir şekilde barışı, iç ve dış huzuru, saygı ve sevgiyi, güven ve desteği, alnı açık, yüreği açık, zihni açık ve yarattığımız güzelliğin onurunu paylaşabilen bir var oluşa evrildiğimize inanamayacağız 🙂 Ama gerçekleşecek ve biz o mızmız, sızlanan, marazi, melankolik yas halimizden sıyrılıp, sevinçle, neşeyle, kahkahayla, hafiflikle yeni meydanlarda yeni kutlamalar yapacağız. Ömrümüz yetsin diliyorum.

Zaman alabilir ama başlarsak hızlanırız 🙂 Zorluklar olabilir ama çözüm bulmaya kararlı olup, konuşabilir durumda kaldıkça, kolaylaşır 🙂

Bu yazı içeriği hakkında kendimce çokça düşündüm. Kırıcı, yaralayıcı ya da yara deşici olmama adına. Umarım haddimi aşan ve yürek burkan bir sözüm yoktur. Kendi adıma bu “yas-keder-umutsuzluk” zincirinden artık temizlenip, tüm varlığımızla dünyada bulunmanın tadını çıkarmaya odaklanma kararındayım. Birlikte olursak, şahane olur.

Sevgiyle kalın.

NOT: *Yaş grubu hakkındaki gözlemlerim tamamen kendi kişisel değerlendirmemi içeriyor 🙂

           *Her zaman olduğu gibi, “konuşabilir” durumda kalmak, saygı ve özenli olmayı, emek vermeyi, açık kalple dinlemeyi gerektiriyor.

(*) Kuşaklar arası aktarımlar için morfogenetik alan bilgisini, nötrinoların çalışma dinamiklerini, epigenetik ve jeneoloji bilgilerini araştırabilirsiniz. Ayrıca kolektif travma çalışmaları konusuna da bakabilirsiniz.

Bir cevap yazın