Regresyon Çalışmaları,  Ruhun Seyir Defteri,  Tanrıya Dair

HAYAT AMACIMIZ VE ALGIDA SEÇİCİLİK!

Dünyaya gelişimizle yaşam başlıyor. Ama yalnızca bu ömrümüz başlıyor. Varlığımızın bütünü için, buna ruh da diyebiliriz, aslında yeni bir deneyim başlıyor. Yeni bir bedenle, yeni bir fiziksel-biyolojik yapıyla, yeni bir aileyle, yeni coğrafyalarla, yeni “seçmeli derslerle”… Tıpkı işe giderken giyindiğimizle, bir kutlama partisine ya da bir pikniğe giderken giyindiğimiz şeylerin farklılaştığı gibi 😉

Nasıl yani? dediğinizi duyuyorum. Ya da ” yok artık, daha neler!” diyorsunuz. Haklısınız 🙂 Ben de regresyon çalışmaları öncesinde bu soruları sorar, sonra da “saçmalamayalım arkadaşlar!” derdim.

Sonrasında ise, çocukluğum ve gençliğimde okuduğum ezoterik konular, tasavvuf düşüncesi, diyalektik materyalizm içerikli ve “kutsal” dinlere özgü kitaplar… daha da sonra insanı ve doğayı anlamaya yönelik derinleştiğim psikoloji, kuantum fizik, nöro-biyoloji, para-psikoloji ve metafizik içerikli kitaplar… Cevap aramalar, soru sormaya devam etmelerle geçen yıllardı.

Okuduğum ve kendimle ilgili olarak sık sık yaşadığım farkındalıklarla birleşen regresyon çalışmalarının bir sonucu olarak, enerjinin-ruhun ebedi niteliğini şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Kesintisiz bir var oluş içerisinde kesintili “beden” deneyimine, “ömür” diyorum. Bir ömür, bir deneyim kesiti, bir el oynanan bir oyunun kısa ya da uzun bir bölümü gibi 🙂

İşte bu “deneyim-oyun-sahne” seçimimizi, (*) “seçmeli dersler” listesinden dersler alarak yapıyor-yaratıyoruz. Örneğin işbirliği ve işbölümü, ortaklaşa-takım çalışmasını başarma dersini mi vermemiz gerekiyor, ya da bu konularda ustalaşmamız mı gerekiyor? O zaman “ben her şeye yeterim-kendi işimi kendim görürüm” tavırlı bir anneye ve belki de “aman nasıl olsa her şeyi o hallediyor, benim bir şey yapmam gerekmez, ayak altında dolanmayım, keyfime bakayım” diyen bir babaya, evlat olarak gelebiliyoruz 😉 Böylece saçını süpürge eden anne ve tembellik ediyor gibi görünen bir babayla hayata başlıyoruz. Büyürken bu ikisinden biriyle özdeşleşmeyi veya ayrışmayı (**) tercih ediyoruz. Buna göre “algı çerçevemiz” belirleniyor. Giderek birinden biriyle çatışmaya başlıyoruz. Babamızın tembelliği ya da annemizin saçını süpürge eden fedakar tavrı, çekildiğimiz ya da itildiğimiz özellikler haline geliyor. Zamanla her iki tavrı sentezlemeyi öğrenecek, hem dinamik-çalışkan-sorumluluk sahibi olmayı, hem de yaşamdan keyif almayı, gereksiz aşırı çalışmadan uzak durup, yaşamın tadını da çıkarabilmeyi öğreneceğiz. Başkalarından yardım istemeyi, başkalarının sorumluluklarını onlar adına üstlenmemeyi, başkalarıyla işbirliği ve işbölümü yaparak hayatın tadına varabilmeyi ve bunu başkalarıyla da paylaşmayı öğrenebileceğiz. Hayatımıza giren insanları gereksizleştirmemeyi öğreneceğiz 🙂

Sahi, ölürken siz kendiniz için neyi, neleri yapmış ve nasıl yapmış olduğunuzu düşünmek istersiniz? Yaşama telaşı içindeyken ve “ölüm” korkusu yaşarken, gerçekte ölüm anının kendinizden hoşnut olma-olmama halinize baktığınız an olduğunu da hatırlamanız güzel olur. Ömür, bir süre sonra ölümle kesintiye uğrayacağı için çok değerli. Aynı şekilde ölüm de, yeni bir büyüme fırsatı tanıdığı için çok değerli.

Sağlıkla, farkındalıkla, yaşamın “yaşıyor olmanın tadına varmak” doluluğuyla ve sevinçle geçsin ömrünüz.

Nermin Uyar

(*) Dilimize hayat amacı diye geçse de, bugün yaşadığımız hayata dair daha doğru anlatım “ömür amacı” olmalı düşüncesindeyim. Hayatın amacı nedir soruları ise, başka bir yazıda belki azıcık cevaplanabilir :-)(**) Bu kavramlar hakkında psikoloji sitelerinde bol miktarda bilgi bulabilirsiniz.

 

 

Bir cevap yazın