“Sadece nefes al!” ya da “Koyver gitsin”

Çocuklarımız küçükken elbette sık sık ağlarlardı… Konuşamadıkları için daha da bir ağlarlardı 😉 Ne yapsın bebeler, nasıl anlatsınlar ki dertlerini başka türlü 🙂 Böylesi zamanlarda, yani yaklaşık 6 aylık olduklarında onlara nefes almayı öğretmiştim. “Sadece nefes al, sakince nefes al, nefes aldığını fark et” derdim onlara 🙂 Tabi ki konuşamıyorlardı bile o zamanlarda. Ama söylediklerimi anlıyorlar ve ağlamalarına ara verip nefes…

“İyileşmek” nasıl bir şeydir ki?

Yürürken yol ortasındaki taşı veya bir cam parçasını kaldırıp kenara koymaktır… Açmış mor salkımları okşayarak koklamaktır… Ağlayan bir çocuğun sesine dönüp bakmak, kahvaltı artıklarına dadanan bir kargayı izlemek, nefes aldığına duyduğun şükranla dolu dolu bir nefes daha almak, bir sigara tellendirmek, bir kahveyi yudumlamak, bir köpeciğin başını okşamak, bir insanı gülümseyerek selamlayabilmektir bence iyileşmek…

BAŞLIYOR MU? BİTİYOR MU?

21 Mart önemli 🙂 Biliyorsunuz kış mevsimi yerini bahara bırakır ve kendisi dinlenirken baharın dansına yer açar. İyi ki böyle mevsimlerimiz, döngülerimiz var. Yoksa çalışmayı, çalıştığımızın karşılığını almayı ve vermeyi, yorulmayı bırakıp dinlenmeyi ve sonra yeniden enerji toplamayı ve yeniden çalışmayı nasıl başarırdık! 21 Mart günü kut’lu bir ateşin etrafında toplanıp dualar eden, demir dövüp atalarımızın gücünü gücümüze katan, atalarımızı…

Tanrı beni sevmiyorsa…

Çocukluğumuz annemize babamıza kendimizi sevdirmeye çalışarak geçebiliyor 🙂 Hatta önce annemize diyebilirim. Dünya hayatımıza gelişimizle ilk nesne ilişkimizi kurduğumuz kişi annemiz oluyor. Hayatla ilişkimiz  böylece başlıyor. Annemiz bizi severse, kabul ederse, hayat ta bizi sever ve kabul eder gibi bir inancımız oluyor. Bilinçdışımızda kalan önemli inançlarımızdan biri de budur. Aile bütünlüğü içinde babamız da çok önemli. Babasının kızı, babasının oğlu olmaya…

BANA, REGRESYONA, ENERJİYE, RUHA DAİR BİRŞEYLER…

Yaratıcılığa dair yeteneklerimizi gözden geçirip hayata nasıl aktaracağımız üzerine yapılan bir grup çaışmasında hayatıma giren İlknur Levent başarılı ve capcanlı bir TV programcısı:) Kendisi doğal terapi uzmanı. Kristallerle, o güzelim doğal taşlarla arası çok iyi. Onların dilini çözmüş ve dileyene tercümanlık yapıyor 😉 İlknur’la birlikte bir kaç program çekimi planladık. Çekimlerde çok rahat olduğumu söyleyemeyeceğim 🙁 Ancak olabildiğince kendi aramızda…

Küsmek… Geri çekilmek… Meydanı Boş Bırakmak!

Bugün benden yaşça küçük ama gönlü çok büyük bir dostum, benden destek istedi. Konu; çalıştığı yerde çalıştığı konuda hiç bir bilgisi olmayan birinin kendisine müdahalesi ile işini severek yapamaz hale gelmesiydi. Bir müzik aletinin tanıtımı ve çalınmasının öğretilmesi işini üstlenmişti. “Yönetici” konumundaki kişi de dersleri verme şekline, içeriğine, gelişim kontrolüne vs. olur olmaz zamanlarda müdahale ediyordu ve dostumun canı hayli sıkkındı.…

Bitmemiş İşler… Nasıl Bitecekler?

Regresyon terapisi; aslına bakarsanız bitmemiş işlerin bitirilmesi, yaşanamamış yasların yaşanması, dürülmemiş hesapların kapatılması, sorgulanmamış anların yeniden yaşanıp tamamlanması, anlaşılamayanların anlaşılması, olan her neyse gerçekte böyle-şöyle-öyle olduğunun fark edilmesi süreçlerini içerir. Olanı olduğu gibi kabul etmek cesaret ister, vizyon ister, bilgelik ister, yeni bir seviyeden bakışa ihtiyaç duyar, teslimiyet ister… Çok kolaydır aslında bu kabule varmak! Ama… işte aması da çoktur…

YUVAYA BADİ BADİ DÖNÜŞÜMÜZ…

🙂 Badi badi? Belki biliyorsunuz ama yine de not düşmek istiyorum. Birinin yürüyüşünü tarif ederken ama en çok da çocukların yürüyüşünü tarif ederken kullanırız bu sıfat tamlamasını. Ördekler gibi iki yana yaslanıp sallanarak paytak yürüyüşü tarif ederiz 😀 Bu erken çocukluğumuzun yeni yeni yerden yükselmiş hallerimizde, onlara doğru yürüdüğümüz kişiler genellikle sevdiğimiz, güvendiğimiz, sığınacak limanlarımız, yuvada hissedeceğimiz kişilerdir… çoğunlukla anneler, babalar ve bazen…

SEÇİYORUM…SEÇMİYORUM…

Geçen hafta sonu yaşadıklarımızı belki de uzunca bir süre anlamaya, anlamlandırmaya ve sindirmeye çalışmaya devam edeceğiz. Dilerim ayrılan, yaralanan, yaralayan tüm canların yolu aydınlansın, gönülleri, vicdanları ve ruhları ışıklansın ki dünyada yaşarken cenneti yaratabilelim hep birlikte… O anların verdiği korku, huzursuzluk, endişe, öfke, tiksinti ve mide bulantılarının yanı sıra, inanamamak ve hatta en çok sapla samanı ayıramamak da durumu ayrıca…

Kendi Küçük Hayatlarımızda Kırk Yamalı Bohça Saklı…

Biliyorum 🙂 Kendi küçük hayatlarımız demek haksızlık… Sadece evrende dünyamızın kapladığı alanı ve bunun üzerinde biz insan canlısının kapladığımız alanı düşününce, göreceli bir küçük hayat demek istiyorum 😉 Beni anlayışla karşılayacağınızı umut ediyorum… Yazmaya devam ederken de İstanbul sokaklarının bir bölümünde, çıldırmış ıhlamur ve manolya ağaçlarının sarhoş edici kokularında baygın düşmemem gerek. Eskiler yeni doğan bebeği kundaklardı. Bazı ailelerde hala uygulanıyor.…